IAPS- CS NETWORK Makale Seçkisi’nde ödüle layık görülen çalışmalar ve katılımcılar:

İstanbul’da Kentsel Artikülasyonun İnşaya Yardımcı İkincil Yapılar Üzerinden Okunması

Başak Eren, Hande Kalender, Atıl Aggündüz

1 Mimarlık Bölümü/ Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi/ MEF Üniversitesi/

2 Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı/ Mimarlık Fakültesi/ İstanbul Teknik Üniversitesi/

3 İç Mimarlık Bölümü/ Sanat ve Tasarım Fakültesi/ Kadir Has Üniversitesi/

*İletişimin yapılacağı yazar: Başak Eren, erenb@mef.edu.tr

 

Özet

Günümüzün baskın sermaye düzeni ve hızlı üretim-tüketim dinamikleri ekseninde, kentlerin sürekli yıkılıp yeniden inşa edildiği görülür.  Yıkım-yapım eylemlerinin sürekli tekrarı ile kentler dev inşaat sahalarna döner ve hiç bitmeyen inşaatlar kentin görünür birer parçası haline gelir. Bu eylemlerin çokça tekrarı ile oluşan döngü, yapıların başlangıç ve sonuç imgelerinden öte, eylem süreci ve kentin geçirdiği dönüşümü okunur hale getirir. Bu dönüşümü tetikleyen ve görünür hale getiren ise yıkım-yapım anıdır. Yıkım-yapım anında kentsel dokuya eklenip yapının arayüzü olan ve eylem bittikten sonra sökülen inşaya yardımcı ikincil yapılar, kentin sonsuz artikülasyon halinin okunabilen izleri olduğu ve süreci şekillendirdiği düşünülerek araştırmanın konusu haline gelir. Bu yapılar üzerinden sürecin hem mekansal hem de zamansal; çok katmanlı bir incelemesinin yapılması amaçlanmaktadır.

Kentler yaşayan ve sürekli değişen organizmalardır; İstanbul ise bu değişimi çok hızlı bir şekilde sürekli yıkılıp yeniden yapılarak yaşamaktadır. Değişimin hızı, kentsel politikaların bir aracı olarak ortaya çıkan kentsel dönüşümler yoluyla tüm dinamikleri etkileyen bir hal almıştır. Kontrol edilemeyen ve sonuçları tahmin edilemeyen bu dönüşümün izlerini takip etmek de günden güne zorlaşmaktadır ve özellikle İstanbul’da dönüşümün izleri, yıkım-yapım süreçlerinde aktif rol oynayan ve süreçlerin kuvvetli fiziksel temsillerini oluşturan inşaya yardımcı ikincil yapılar üzerinden sürülebilir. Bu çalışmada, kentsel artikülasyonun sürekli hale gelen yıkım-yapım süreçlerinden ve süreçin görünür temsilleri olan inşaya yardımcı ikincil yapılardan nasıl etkilendiği, bu yapıların kent tektoniği ile karşılıklı etkileşimleri ve İstanbul’u fiziksel/sosyal açılardan nasıl şekillendirdiği araştırılmakta; inşaya yardımcı ikincil yapılar üzerinden kentsel artikülasyonun çok katmanlı bir okuması yapılmaktadır. Bazen planlı, bazen ise plansız olarak gerçekleşen bu dönüşümlerin, aslında kentin tektonik kültürünü oluşturmaya başladığı, bu tektonik kültürün de inşaya yardımcı ikincil yapılar olarak tanımlanan iskele, bariyer, örtü, köprü, saçak gibi geçici yapılar ile temellerinin atıldığı söylenebilir. Genellikle mimari literatür tarafından göz ardı edilen bu strüktürel yapı ve elemanlar, geçici olmalarına rağmen kent imgesinin önemli bir parçası haline gelir ve çevrede etkileşime geçtiği bütün parametrelerden beslenip onlardan referansla şekillenir. Ayrıca eklendikleri yapıların formları, yapım süreçleri ve kent belleğinin değişimi hakkında bilgi verdikleri için, İstanbul üzerinden yapılacak olan bir kentsel artikülasyon okumasının temel konusu haline gelir. Bu nedenle, bu strüktürlerin tasarım bilgi alanı içerisinde tartışılması ve yeni perspektifler geliştirmesi önemlidir.

Kentsel artikülasyon tanımı yıkım-yapım süreçleri üzerinden ele alınarak, artikülasyon süreçlerinin temsilcisi olan inşaya yardımcı ikincil yapıların sebep olduğu değişen yeni fiziksel ve sosyal ilişki şekillerine odaklanılmaktadır. Artikülasyonun kentteki izlerinin tespit edilebilmesi için ise, gerçekleşen dönüşümlerin tetikleyici olayları ile ilişki halinde zaman çizgisi üzerindeki dönüşümü incelenerek, araştırmanın zamansal boyutuna odaklanılmıştır. 

Araştırmanın ilk bölümünde, yıkım-yapım süreçleri üzerinden kentsel artikülasyonun tanımı yapılmış ve metropol alanlarda yıkım-yapım pratikleri üzerinden kurulan tektonik kültür ilişkisi açıklanmıştır. Araştırmaya, 23 Ekim- 4 Kasım 2017 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşen yıkım-yapım faaliyetlerinin yoğun olduğu bölgeleri çıkaran haritalama çalışmasıyla başlanmıştır. Haritalama sonrasında belirlenen rotalardaki yıkım-yapım eylemlerinin zamansal değişimini ve ikincil yapıların bu değişimdeki etkisini gösteren sokak silüetleri oluşturularak yıkım-yapım eylemlerinin sürekliliği ve geçirdikleri değişimler incelenmiştir. Ayrıca bu rotalarda yer alan ikincil yapılar değişen fonksiyon ve ilişki çeşitlerine göre de incelenmiştir. İkincil yapılar doğal olarak arkalarındaki yapı ve bulundukları konumda, etkileşime geçtikleri dinamiklerle anlam kazanırlar. Bulundukları yerin özelliklerini yansıtan kritik örneklerle yapılan maddesel ve zamansal araştırmalar üzerine, yıkım yapım sürecindeki kentsel bellek ve mekân incelemesi yapılmıştır. Daha sonra bu incelemeler, çok katmanlı ve eylem sürecini içeren diyagramlar haline getirilmiştir. Diyagramlar zaman çizelgesi üzerinde yapıları etkileyen sosyal, ekonomik ve politik kırılma anları ile ilişkili olarak yapıların geçirdiği fiziksel dönüşümleri yansıtarak hem ikisi arasındaki güçlü ilişkiyi hem de zaman içerisinde kentsel belleğin dönüşümünün izini sürer.

Araştırmanın sonuç bölümünde, alan çalışmasının çok katmanlı okuması üzerinden elde edilen sonuçlar ile kentsel mekandaki planlı ya da plansız fiziksel/sosyal değişimler ve bunları tetikleyen, sosyo-politik ve ekonomik olayların bir simgesi olarak adlandırılabilecek yardımcı strüktürlerin paralelliği kent tektoniği kavramı ile birlikte tartışılmıştır. Tartışma, alan çalışması ile belirlenen yapıların yapımından yıkımına kadar -özellikle son 10 yıllık sürecine ait- sosyo-politik, ekonomik ve fiziksel değişimlerinin bulunduğu diyagramların çakıştırılması ile yürütülmüştür. Araştırma, kent mekanlarını oluşturan tüm katmanlar ile yardımcı strüktürler arasında ilişkiler kurmayı amaçlamaktadır. Bu araştırma ile özellikle inşaya yardımcı olan ikincil yapıların; yıkım yapımın baskın ve şekillendirici güç olduğu metropollerde, kentsel artikülasyonun neden olduğu fiziksel ve zihinsel dönüşümleri okumada kuvvetli ve güncel bir rehber olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Kentsel artikülasyon, Yıkım-Yapım, Tektonik, İnşaya yardımcı ikincil yapılar, İstanbul

Bu çalışma; İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans programında 2017-18 Güz döneminde Prof. Dr. Ayşe Şentürer, Doç. Dr. Nurbin Paker, Doç. Dr. Aslıhan Şenel ve Dr. Özlem Berber tarafından yürütülen “Tektonik Kültür Araştırmaları- Made in İstanbul” konulu Proje 1 dersi kapsamında yapılan çalışmayı temel almaktadır. Stüdyonun amacı katılımcıları tektonik kavramından yola çıkarak günümüz kentlerinde insan merkezli ve yaratıcı tasarım yöntemleri araştırmak konusunda teşvik etmektedir.

İstanbul’un Katmanlı Kent Bütününde Bir Kentsel Artifakt: Bozdoğan Kemeri

 

Seda Zafer, Yeşim Hafize Desticioğlu, Zeynep Ceren Durgut

Mimarlık/ Mimarlık Fakültesi/ İstanbul Teknik Üniversitesi/

Mimarlık/ Mimarlık Fakültesi/ İstanbul Teknik Üniversitesi/

Mimarlık/ Mimarlık Fakültesi/ İstanbul Teknik Üniversitesi/

zafer17@itu.edu.tr, durgutz17@itu.edu.tr, desticioglu17@itu.edu.tr

* İletişime geçilecek yazar: Seda Zafer zaferseda@gmail.com

 

Özet

Geçmişte ortaya çıkan ihtiyaçlar üzerine farklı tekniklerle inşa edilen su yapıları İstanbul’un çok katmanlı bütünün geçmiş, bugün ve gelecek potansiyellerini içinde barındırmaktadır.  Çeşme, bent, kemer gibi özgün kentsel artifaktlar, kentin tarihsel süreçlerinde gündelik yaşantının tanımlı işlevlere sahip temel parçası olarak var olmuşlardır. Zamanla, teknolojik gelişmelerin etkisiyle kullanımlarını kaybederek İstanbul’un değişen yapılaşmasının üzerine eklemlendiği anıta, değişen sokak dokusunda rast gelinen nostaljik bir öğeye, genişletilmiş yolların ortasında kendi halinde bir imgeye dönüşmüşlerdir.

Bu yapılardan kendi halinde varlığını yüz yıllarca sürdürmüş olan Bozdoğan Kemeri’ni İstanbul’un değişen kentsel örüntülerinin önemli tanığı olarak görmek mümkündür. Döneminin, günümüzde altyapı kavramı ile eşleşebilecek tarihi teknik bir kemer yapısı bugün kentin karmaşık, öğelerin iç içe geçmiş olduğu artikülasyonu içinde katmanları adeta zımbalamıştır.  Tarihsel bir varlık olarak kendi belirsizliği içerisinde birçok mekânsal algı ve kentsel anlam üretmiştir. Bozdoğan Kemeri İstanbul’un en eski su kemerlerinden biri olarak Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde yaklaşık 1500 yıl kentin su ihtiyacını karşılamıştır. Göz ardı edilemeyecek büyüklüğü ile kentin en bilinen su yapısı, teknik işlevi karşılamak üzere inşa edilmiş bir mühendislik örneği, zamanla kendiliğinden ve zorunlu kentsel dönüşümlerin ortasında kalan hakim konumu ve bir çok sürecin zamansal, toplumsal, kentsel, mimari, teknolojik bir tanığı olması Bozdoğan Kemeri’ni özgün bir altyapısal kentsel artifakt olarak ortaya koymaktadır. Kemerin kentsel dokuda fark edilir bir kütle olması, süreklilik tanımlayışı, belirli alanları sınırlayan konumu, kentin dokusu içinde uzun, geçirgen bir duvar algısı, boşluklarında kentlinin kurguladığı farklı kamusallıklar ve onu bir oyun aracı haline getiren sokak kullanımı gibi özellikleri 'İstanbul'un sonsuz kez artiküle edilebilen halini' ortaya çıkaran birçok kentsel katmana referans vermektedir. Kentin içinde bulunduğu birçok tarihsel sürecin ve sahip olduğu dönüşümlerin arşivini kentin katmanlarını iç içe geçiren su öğesi üzerinden ele almak hem yapısal hem de ölçülemeyen değerleri zamansal süreklilik içinde farklı boyutları ile ifade etmeyi sağlamaktadır. Bu bilgiler ışığında kemerin tarihsel, teknolojik, mimari, kentsel, politik, imgesel ve kamusal katmanları incelenmiştir.

MS 368 yılında yapılan kemer, yapıldığı dönemde Bizans imparatorluğunun temsilidir. Şehrin Osmanlı hakimiyetine girmesiyle birlikte artan nüfusun su ihtiyacını karşılamak için kemer onarılmış ve yapı daha çok  işlevsel olarak kentin bir parçası olmuştur. Altyapısal bir eleman olma işlevini 17.yüzyılda kaybederek kentli için tarihsel bir mühendislik harikasına dönüşmüştür. Düzenli bir duvar örme tekniği yoktur,  kesme taş ve tuğladan oluşur ve büyük bir kısmında iki kat kemerli devam eder. Etrafındaki kentsel doku ve sokak katmanları  İstanbul’un modern kentsel planlama süreçlerine kadar kendi halinde varlığını sürdürmüştür.  Kentin farklı sosyal, politik ve ekonomik faktörlerle şekillenen ulaşım ve hizmet altyapısı özelindeki dönüşümler Bozdoğan Kemeri’nin bulunduğu bölgede yoğun olmuştur. Menderes döneminde, 1956'da Atatürk Bulvarı açılmış, önceden kemerin çevresini saran konut dokusu bulvarın açılması ile kesintiye uğramıştır. İlk yapıldığı dönemde hafızalarda yalnızca teknik bir imge olarak yer bulmuş olan kemerin, kent hayatı ile iç içe geçtiği dönemlerde hafızalardaki imgesi sosyal  bir boyut kazanmıştır ve bulvar açıldıktan sonra hafızalarda 'kentin giriş kapısı' imgesi ile yer bulmuştur. Kemer, kentleşme ile dönüşen İstanbul bağlamında tarihi bir artifakt özelliği kazandıkça kentli ile kurduğu ilişki değişmiş ve gelişmiştir. Kemer, çevresinde yer alan evlerde yaşayan halk ile, teknik özellikleri ile değil, ölçek, sınır, geçirgenlik, simgesellik, tarihsellik gibi özellikleriyle bağ kurmuştur.

Mekansal kullanım odaklı üretilmemiş Bozdoğan Kemeri’nin kentin mekansal ve toplumsal süreçlerinde oldukça etkin olduğu ve bugüne ait kullanımında bir çok mekansal karşılığı tariflediği belirlenmiştir. Bu anlamda kentsel artifakt olarak nitelendirilmiş ve  şehrin genel biçiminin ayrılmaz parçası olarak tanımlanmıştır. Bu özelliğini bir çok süreci tarifleyen canlı ve katmanlı yapısı ile  kazanmıştır. Bir sonraki zaman dilimine ulaşmayı hedefleyen, hızlı inşa edilen ve bir sonraki yönetim seçimlerinde yerine yenisi getirilen, sadece belli fırsatlar sunduğu sürece değerli görülen eski yapılar yanında , Bozdoğan Kemeri’nin gelecekteki durumunu da düşünmek gerekmektedir. Bu durum düşünüldüğünde; zamansallığı aracılığı ile kent üzerinde kavramsallaştırılan  Bozdoğan Kemeri bugünün çelişkili kentsel bağlamında odağa alınarak çeşitli fotografik manipülasyonlar ile yeniden tanımlanmıştır. Gelecekte bu kentsel alan belki plazalar bölgesi, belki doğaya terk edilmiş bir alan, belki de Haliç’in bir kolu olacaktır. Bu durumlarda Bozdoğan Kemeri gökdelenlerin arasında kalıp unutulabilir, kent ölçeğinin değişmesi ile eski heybetini kaybedebilir. Çevresindeki yapılaşmadan zarar görüp yıkılabilir. Ya da bir ormanın içinde kalıp terk edilebilir.  Mega projelerle bir kanalın ortasında kalabilir. Belediyenin seyir terası olup üzerinde binlerce selfie çekilebilir. Üzerinden yeni bir hızlı tren ağı geçirilebilir. Büyük İstanbul depremi  sonrası ayakta kalan tek yapı olarak sığınma yerine dönüşebilir. Bu yerleştirmeler ile Bozdoğan Kemeri'nin kendine has anlamları üzerinde eleştirel bir ifade geliştirilmesi hedeflenmiştir. Aynı zamanda böyle bir projeksiyon bu kadar eski bir kentsel artifaktın tarihsel veri olmasının ötesinde bugün karmaşık sistemleri ile teknoloji ekseninde büyüyen bir kentin dönüşümüne eleştirel bakmayı sağlamaktadır. Katmanlı bir araştırma incelemesi yapılarak İstanbul’un sürekli dönüşümleri ve kentin zaman-mekan artikülasyonu içerisinde Bozdoğan Kemeri’nin varlığı sorgulanmış ve spekülatif projeksiyonlar üretilmiştir.

Anahtar Kelimeler: su yapıları, altyapı,  kentsel artifakt,  kentsel katman, artikülasyon,Bozdoğan Kemeri

İstanbul'un Arayüzlerinde Artikülasyon Analizi: Ataşehir – Barbaros Mahallesi Örneği  

Sıddı Zeynep Yılmaz

Mimarlık Bölümü/ Mimarlık ve Tasarım Fakültesi/ Bursa Teknik Üniversitesi

zeynep.yilmaz@btu.edu.tr

Özet

Araştırma, bir kavram olarak artikülasyon ve bir kent olarak İstanbul’un kesişim noktaları üzerine kurulan teorik bir arka plana dayanmaktadır. Kesişim noktasındaki dikotomi, etkileşim, değişim/dönüşüm, arayüz ve mekânsal/sosyal ayrışma kavramları aynı zamanda bir kentteki artiküle ol(ma)ma sürecini de aktarmaktadır. Dikotomi; artikülasyon sürecinin ilk adımı olarak çalışmada yer almaktadır. İstanbul için ise barındırdığı sonsuz kavramdan birisi olan dikotomi, kentin sayısız değişkenini içinde barındırması hatta bir kısmının ise zıtlıkları oluşturması nedeniyle bu kesişimde yer almaktadır. Kesişimdeki ikinci kavram olan etkileşim; bir araya gelen farklılıkların birbirleriyle kurdukları diyalog sonucunda artikülasyonun ikinci adımını oluşturmaktadır. İstanbul ise bu etkileşimlerin sonsuz okumasının yapılabileceği bir kenttir. Asıl artikülasyon süreci ise bu etkileşimler ve ardından gelen değişim/dönüşüm aşaması ile başlamaktadır. Bir kentteki; karşılaşmalar, etkileşim ve değişim dönüşüm süreci arayüzlerde gerçekleşmektedir. Arayüz kavramı temelinde etkileşim dayandığı için artikülasyon ve İstanbul ile bağdaştırılması çalışma sürecindeki önemli adımlardan birisidir. Arayüzler farklı durumların karşılaştığı, etkileşim kurduğu ve etkileşime geçen farklılıkların birbirlerini değiştirip dönüştürmeye başladığı ilk yerdir. İstanbul’daki artikülasyonun mekânsal okumalarının da bu arayüzler üzerinden gerçekleştirilmesi bu araştırma için uygun bulunmuştur. Tüm bu sürecin sonucu ise her zaman artikülasyon ile sonuçlanmamaktadır. Bazı durumlarda da bu sürecin ardından ayrışmalar okunmaktadır. Ayrışmalara, farklılıkların bir araya gelememesi ya da bir araya geldiğinde etkileşimin oluşmaması ya da bu etkileşimin kurulacağı arayüzlerin olmayışı neden olabilir. Tüm bu nedenlerden dolayı da araştırmanın hipotezi “Sonsuz Bir Kentsel Artikülasyon Mekânı olan İstanbul da bile artikülasyon olması için bir takım gereklilikler olduğu” üzerine kurulmuştur.

Artikülasyon fiziksel bir durum olmanın çok daha ötesine geçerek, sosyal yaşantı ve toplumsal bağlamda önemli bir yere sahip olan bir olgudur. Bu durum İstanbul’daki artikülasyonun keşfi için özgün bir yöntem geliştirilmesinin de nedenidir. Araştırmada; fiziksel, mekân dizimi ve sosyal analiz olmak üzere üç ayrı analiz yapılmaktadır. Fiziksel analiz kapsamında çalışılan alandaki yapı, sokak dokusu, ölçek ilişkileri ve arayüzleri tespit edilmektedir. Mekân dizimi analizi kapsamında alanın eksenel haritası oluşturularak, bağlantı aksları ve bütünleşme değeri verileri elde edilmektedir. Sosyal analiz kapsamında ise anket ve görüşmeler yapılmaktadır. Yapılan anketler, katılımcılara yazar tarafından uygulanmıştır, bu süreç gözlemler ve yapılandırılmamış görüşmelerle desteklenmiştir. Yapılandırılmamış görüşme tekniği kullanılmasının nedeni ise katılımcılardan alınacak ekstra bilgiler, alan ve bölge halkı hakkında daha fazla bilgi toplamaktır.

Genel çalışma alanı olarak, İstanbul’daki hızlı kentsel dönüşüm projelerinin odak noktası olan Ataşehir ilçesi seçilmiştir. Ataşehir, 1990’larda emlak bankasının başlattığı bir uydu kent projesi iken, 2012 yılından beri kentsel dönüşüm projelerinin hedefi olan İstanbul’un en hızlı değişen bölgelerinden biri haline gelmiştir. Ataşehir’deki bu yoğun yapılaşma, sıfırdan var olma eylemliliği veya mevcut durumu yıkarak yeni bir dil üretme üzerine kuruludur. Bu nedenle de asıl çalışma alanı olarak ilçenin ilk yerleşim yeri ve dönüşüm projelerinin en yoğun noktası olan Barbaros Mahallesi seçilmiştir. Mahalledeki ilk yapılaşmalar 1950’li yıllardan itibaren İstanbul’un aldığı yoğun göçlerle başlamaktadır. İlk dönemdeki yapılaşma biçimi, kendiliğinden örgütlenen enformel bir alan olarak da tanımlanabilecek gecekondu dokusu oluşturmaktadır. Ardından kentsel dönüşüm projeleri ile mahallenin ilk yerleşim bölgesi etrafında bir çeper türetilmiştir. Bu çeperi oluşturan kentsel ögeler: Watergarden İstanbul Avm, Varyap Meridian, Ağaoğlu – Andromeda Residence, Palladium Avm, Metro Market, Optimum Outlet Avm ve Dumankaya Ikon yapıları; Atatürk Caddesi, Halk Caddesi, Mimar Sinan Caddesi ve Sütçü Yolu Caddesi aksları ve Kurbağalıdere yatağıdır. Aynı zamanda, bölgedeki E5 Otoyolu da çeperi güçlendiren bir diğer elemandır. Yapılan alan çalışması sonucunda, mahalledeki özgün dönüşüm dokusu ve bu kontrastı yaratan dokular arasındaki ayrışmalar tespit edilmiştir. Sonuç olarak; oluşturulan çepere ve mahalleye ait dokuların bir dikotomi yarattığı, aralarında fiziksel ve toplumsal bir etkileşimin olmadığı ve iki bölge arasına arayüzler değil sınırlar olduğu gözlemlenmiştir. Hatta bu iki doku arasındaki sınır o kadar rijit bir hale gelmektedir ki kendiliğinden oluşabilecek bir takım karşılaşmaları ve etkileşimleri de yok etmektedir. Bu durum ise artiküle olamama halinin en bariz örneklerinden birisidir. Ek olarak alan çalışmasında bu sorunu çözmeye yönelik herhangi bir planlama olmadığı da gözlemlenmiştir.

Çalışmanın sonucunda kentsel bir alanda artikülasyonun gerçekleşmesi için; gerekli alanlarda fiziksel kademelenme, toplumsal iletişim kurgulaması, arayüzlerin geçirgen tasarlanması ve bilinçli olarak toplumu bütünleştiren tasarım stratejileri geliştirilmesinin gereklilikleri tespit edilmiştir. Böylece İstanbul, yok etmek ya da yerinden etmek yerine “Sonsuz Bir Kentsel Artikülasyon Mekânı” olabilir. Aksi halde İstanbul; fiziksel ve toplumsal kopuklukları olan, birbirine eklemlenemeyen, ayrışmaların yaşandığı bir toplumsal yapıya sahip, keskin sınırları olan bir kente dönüşecektir.

Anahtar Kelimeler: Dikotomi, Etkileşim, Ayrışma/Bütünleşme, Arayüz, Sınır, Çeper, Ataşehir.

Palimpsest Bir Kentsel Alan Olarak Ayazağa

Emine Ecem Kırtaş

Mimarlık / Mimarlık Fakültesi / İstanbul Bilgi Üniversitesi

Mimarlık Tarihi, Teoremi ve Eleştirisi / Fen Bilimleri Fakültesi / İstanbul Bilgi Üniversitesi

eecemkirtas@gmail.com

Özet

Günümüzde içinde bulunduğumuz kapitalist sistemin yarattığı değişimler sadece insanları değil, büyük bir çoğunlukla kentsel mekânları da etkilemektedir. Birbirleriyle durmadan küresel bir kent olabilmek için rekabet halinde olan kentler, iç ve dış yatırımları kendi coğrafyalarına çekmeye çalışmaktadır. Küresel kent yarışına giren kentler genellikle nüfus bakımından yoğun ve insanlar arasında büyük bir iş rekabetinin bulunduğu noktalardır. Kapitalist sistemin dünya genelinde artmasıyla beraber, nüfusun yoğun olduğu ve ekonomik yatırım potansiyelinin bulunduğu bölgelere yönelim sağlanmıştır. Türkiye’deki bu bağlamdaki en büyük potansiyele sahip kent İstanbul olarak görülmektedir. İstanbul’un, ülkenin başkenti olmamasına rağmen kültürel ve ekonomik potansiyele en çok sahip olan şehirdir. ‘Neoliberal kentleşme’yle birlikte, gerek devletin desteklediği gerekse yerli ve yabancı yatırımcıların yaptığı yatırımlarla beraber kent kimliğini değiştirmeye başlamıştır.

Kapitalist sistem içerisinde bulunan kent, içerisindeki alt ve üst sınıf arasında keskin bir ayrım görülmektedir. Bu ayrışma yalnızca ekonomik olarak kalmaksızın aynı zamanda sosyal bir ayrışma da yaratmaktadır. Kapitalist sistem yalnızca üst sınıfın tüketimine yoğunlaşmaz, toplumun alt kesimi de kapitalizmden oldukça etkilenmekte ve piyasada üretilen malların tüketilmesine teşvik eden sistem tarafından yönlendirilmektedir (Castells, 1978). Sistem sadece fiziksel olarak bir değişim göstermeksizin sosyal bir değişim de yaratmaktadır.

İstanbul, Bizans Dönemi’nden itibaren ekonomik merkez oluşturmuştur. Cumhuriyet’in ilanıyla beraber İstanbul nüfusunun büyük bir kısmı siyasi göçle beraber Ankara’ya göç etmiştir. Siyasi göç sonrasında İstanbul, yapılan yatırımlarla tekrardan ülke ekonomisinde önemli bir yere sahip olmuştur. 20. yüzyılın başlarında başlayan sanayileşmeyle birlikte İstanbul’da büyük bir oranda sanayileşme faaliyetleri görülmüş, artan işçi ihtiyacı sebebiyle köyden kente göç başlamıştır. Ticari faaliyetlerin bu alanda yoğunlaşmasıyla beraber kent çeperinde büyümeye başlamıştır. Köyden kente göç eden işçiler fabrika alanları yakınlarına barınma ihtiyaçlarına çözüm olarak gecekondu adını verdiğimiz yapıları yapmaya başlamıştır. Bu durum yeni bir sosyal sınıf doğmasına sonuç açmıştır.

1950’lerde büyük bir oranda yükselme yaşayan sanayi sektörü, fabrika merkezlerini İstanbul’a hızla taşımışlardır. İstanbul’un sahip olduğu fabrika sayıları bu dönemde kısa bir sürede iki katını geçmiştir (Tekeli, 2012). Bu artışın bu şekilde ilerlemesi birkaç yılda kent içerisinde aşırı miktarda endüstriyel yatırım doğurmuştur. 

Kentteki yatırımların doğurduğu çeperde, büyüme ve artan nüfusun doğurduğu sonuçlar ele alınarak çeşitli altyapı ve ulaşım yatırımlarına yer verilmiştir. Avrupa ve Asya kıtasının kesişiminde konumlanan İstanbul için iki yakayı bir araya getiren bir köprü ve otoyol inşa edilmiştir. Kentsel bir eşik oluşturan otoyol, zamanla fabrikaların çevresinde konumlandığı bir aks oluşturmuştur. Zamanla bu otoyola eklemlenen yeni yollar beraberinde ‘kentsel artikülasyon’lar ortaya çıkarmış ve bu bölgeler çevresinde genişleyen bir kentsel tipoloji doğurmuştur. Çeperin gitgide büyümesiyle ve kuzeye olan yönelimle beraber geniş ayak izlerine sahip olabilmek için uğraşan iş merkezleri yerlerini otoyolu dik kesen ‘Büyükdere-Maslak’ aksına konumlandırmışlardır. Zamanla merkezi iş alanı bölgesi haline gelen bu aks, beraberinde altyapı yatırımlarını da getirmiştir. Bu çerçevede iki yakayı ikinci kez birbirine bağlayacak olan ikinci köprü ve otoyol inşa edilmiştir. İkinci otoyolun ekolojik bir sınır oluşturmasıyla beraber, kentin kuzeye doğru genişlemesini durduramamıştır. Her yeni oluşan ‘kentsel artikülasyon’ o bölge ve çevresindeki yapılaşmayı da beraberinde getirmektedir. Kentte kuzeye yönelen gelişme durmamakla beraber, Kuzey Ormanları’nın içerisinden iki yakayı üçüncü bir kez araya getiren üçüncü köprü ve otoyolu inşa edilmiştir.

Makalenin temel amacı kentin büyümesinin arka planında yer alan ‘kentsel artikülasyon’ların çevresine yarattığı etkinin ‘palimpsest kent’ kavramı üzerinden eleştirilmesi ve tartışılması olacaktır. İstanbul’un küresel kent olma rekabetinde devlet ve aktörler tarafından uygulanan değişimlere yer verilecektir. Bu bağlamda bahsedilen bu ilişkilerin görüldüğü kentsel alan olan İstanbul’un Sarıyer ilçesine bağlı olan Cendere Vadisi üzerinde konumlanan Ayazağa Mahallesi üzerinden tartışmalara yoğunlaşacak olan bu makale, Ayazağa Bölgesi’nin geçmiş izlerinin günümüzdeki ’kentsel artikülasyon’lar ile birlikte geçirdiği değişimler ele alınacaktır. Bölgede geçmişte tarım ve mesire alanları bulunurken, kentte oluşan sanayileşmeyle beraber sanayi vadisinin bir parçası haline dönüşen Ayazağa Mahallesi günümüzde merkezi iş alanlarına yakınlığından dolayı büyük bir değer kazanmıştır. Kazandığı değerle beraber bölge kimliksel ve fiziksel dönüşüme uğramış, yerli ve yabancı yatırımlarla üst sınıflara hizmet eden bir bölge haline gelmiştir. Tarihsel süreçte işlevsel konumlanma aynı aksı referans alarak tarım, sanayi ve tüketim kavramlarının gördüldüğü Ayazağa ‘palimpsest kent’ kavramını oluşturmaktadır.

‘Palimpsest kent’ kavramı bu bölgede bir örnek oluştururken, tarihsel süreçte İstanbul’un kentsel gelişimiyle de ilişki göstermektedir. Üretim yapan işçi sınıfının bu bölgeye konumlanmasının ardından bölgede oluşan kimliksel değişimler sonucunda sanayi alanları yerlerini kent çeperi dışına taşıdı. Bölgedeki üretim sektöründe çalışan işçi ya bölgeden taşınmak durumunda kalıp bölgeyi terk etti ya da hizmet sektörüne yöneldi. Bölgenin değerlenmesiyle rant amacıyla yapılan yatırımlar sonrasında ‘kent içerisinde kent’ oluşumu gözlemlendi. Bu bağlamda İstanbul’un çoğu bölgesinde görülmekte olan kendi içerisinde dışarıya kapalı, plansız bir yapılaşma bu bölgede de görüldü. Diğer bölgelerden farklı olarak bu bölgede gelişmeyi sınırlayıcı faktörler ön plandadır. Ekolojik sınır diye adlandırdığımız Kuzey Ormanları ve Cendere Deresi bölgenin gelişmesinde önemli bir sınırlayıcı faktör oluşturmaktadır ve bu sınırlayıcı faktör zamanla rant uğruna değişime uğramaktadır. Bu durum bölgede ‘ekolojik tükenme’yi doğurmaktadır. Tüm bu tartışmaların üzerinde durulduğu bu makalede ‘kentsel artikülasyon’ların meydana getirdiği ekolojik ve kültürel tahribin kentte yarattığı değişimler vurgulanmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Palimpsest Kent, Kentsel Artikülasyon, Ekolojik Tükenme, Kent İçerisinde Kent, Neoliberal Kentleşme

Ben ve Başkası Arasındaki Sınırın Yıkım Sürecinde Bir Araç Olarak “Mekan”

Öğr. Gör. Pınar Geçkili Karaman

Mimarlık Bölümü / Mühendislik Mimarlık Fakültesi / Nişantaşı Üniversitesi

Özet

“Eğer varsa konukseverlik sadece şeyin, nesnenin, şimdi burada varolanın ötesinde edime ve ‘kasıt’a çağıran değil, bilginin de ötesinde, hakkında hiçbir şey bilmediğimi bildiğim noktada mutlak yabancı, mutlak bilinemeze doğru yönelen kasıtlı bir deney olarak sözcüğün en muammalı anlamında bir deneydir.” (Derrida, 2005, s.54)

Derrida’nın bu önermesi; ev sahibi ve misafir veya kentsel ölçekte düşünüldüğünde, yerel ve sonradan gelen arasındaki ilişkinin ve potansiyel edimlerinin kavranmasına yönelik bir yöntem çalışmasıdır. Bu durum aynı zamanda ben ve başkası arasındaki etkileşimin sınırsız varyasyonlarına da atıfta bulunmaktadır. Bahsedilen ilişkilerin sonuçları kent için düşünüldüğünde iki ana başlık altında toparlanabilir; yabancılaşma ve bütünleşme. İki durum da ben ve başkası arasındaki organik bağın veya bağlanamamanın bir sonucudur. Gabriel Tarde; bireyler arasındaki bağların incelenmesi esnasında, kimliğin indirgemeci bir yaklaşım olduğunu öne sürer ve her bireye bir fark olarak bakar. Bir farktan ötekine geçmek için gerekli olan köprünün kimlik yerine sahiplik olduğunu iddia etmektedir. Bir varlığın oluşumunu ve gelişimini tariflemek için ‘edinim’den daha iyi bir terim olmadığını ifade eder (Tarde, 2012). Edinim ve sahip olma kavramları ise mekan üzerinden tariflenebilmektedir. Böyle bir söylemde; mekansal olan, ağ yapısının kendisidir ve bağlayıcıdır. Fakat elbette bu halin tersi, yani mekanın ayırıcı olma durumu ve yabancılaşma olgusunun ortaya çıkması da olasıdır. Bu durumda; mekan, toplumsal karıştırıcı veya ayırıcı olarak görev alabilmektedir.

Bireyler arası oluşan bağ içerisinde, mekanın nerede durduğu çalışmanın tartışma konusudur. Mekan ve birey arasında oluşan ilişkinin, bireyler arası oluşacak olana etkisi araştırılmaktadır. Bu konuda, mekan bağlılığına etki eden egemenlik alanı (territoriality), kendileme (communal personalization), mahremiyet gibi  sosyo-mekansal davranışlar ele alınmıştır. Bu davranış şekilleri arasındaki denge, mekan-birey bağının derecesini belirlemekte ve ev sahibi ile misafir arasındaki sınırların kuvvetlenmesini veya bozulmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla; sosyal anlamda bozulan sınırlar yabancılaşma olgusuna negatif anlamda etki edecektir.

Çalışmada ben, başkası ve mekan kavramlarının birbirileriyle etkileşimleri incelenmektedir. Bu üçlemede, nesne ve özne veya özne ve özne arasında oluşan varyasyonlar, sürekli bir yeniden oluş ve hareket içermektedir. Donmuş ve durağan olan; gelişime ve ilerlemeye kapalıdır. Bruno Latour ve mimar Albena Yavena (2008, s.80) “donmuş olanı hareketlendirme” istemini, mimarlıkta durağanlık durumu üzerinden tartışırlar: “Bana bir silah verin, tüm binaları hareket ettireyim!” Durağan olma halinin en etkin karşıtı zaman faktörüdür. Önce veya sonranın işleme katılmadığı bir şimdi içinde sıkışıp kalmak, tıpkı bir fotoğraf gibi durağanlığı sembolize eder. Fakat hiçbir canlı veya cansız için sürecin yokluğundan bahsedilemeyeceği gibi durağanlığın kesinliğinden de bahsedilemez. Dolayısıyla, zaman olgusunun içine katıldığı her oluş dönüşüme mahkumdur. Ben, başkası ve mekan arasındaki farklı karşılaşmalar farklı oluşların çeşitlenmesine olanak vermektedir. Her bir çarpışma farklı bir hikaye ve farklı bir zamansallık içermektedir. Sonuç olarak; mekan ve birey, başkanın gelişine izin verdikçe devinim, aynının ve bilindiğin dönüşümü, günlük yaşam zincirinin kırılımı ve yabancılaşma halinin erimesi söz konusu olabilmektedir.

İstanbul gibi sosyal, mekansal ve tarihsel anlamda farklı katmanların iç içe geçtiği bir kent, bahsedilen araştırmalar için güçlü bir laboratuvar olmaktadır. Kentin sürekli olarak karşılaştığı göç olgusu, birbirinden ayrı kültürler ve habitatlar gözlenebilmesine olanak vermektedir. Fakat özellikle son yıllarda rejyonalizm, iktidar ve sermaye birlikteliği, içe kapalılık politikası gibi olguların hızla güçlenmesiyle; bireylerin kendilerine, yaşadıkları ortama ve diğer türdeşlerine yabancılaşma hali artmaktadır. İstanbul’un gözlenen birincil sıkıntılarından bir tanesi de içerisinde barındırdığı zengin katman çeşitliliğinin birbirine karışamaması ve sosyal sınırların meydana gelmesidir.

Çalışmanın amacı, bahsedilen yabancılaşma problemine, mekan kavramının etkilerinin ifşasıdır. Bu anlamda iki farklı yaşam alanı incelenmektedir. Bunlardan ilki rejyonalist yaklaşımın bir ürünü olan rezidanslar, bir diğeri ise tamamen rastlantısal oluşlar içeren ve fonksiyonların kendiliğinden meydana geldiği surların/su kemerlerinin içerisinde kurulan yaşam alanlarıdır. İki uç örnekte de belirli bir habitat içerisinde günlük yaşam süregelmektedir. Fakat aralarındaki fark, birinde mekanın ayırıcı diğerinde ise tamamlayıcı rol üstlenmesidir. Birinde önceden belirlenmiş kurallar silsilesi içerisinde yaşantı sürdürülmekte, bir diğerinde ise kendiliğindenci bir oluşum gözlenmektedir. Sınır kavramı birinde çok net, diğerinde ise muğlaktır. İki durum arası oluşan gerilimde mekanın rolü yabancılaşma olgusunu etkilemektedir.

Çalışmada; geniş bir kuramsal altlık sonucu oluşturulan savın iki örneklem alanı ile gerçeklenmesi yer almaktadır. Bahsedilen örneklem alanları ile ilgili sosyo-mekansal davranış incelemeleri, çevreleri ile iletişimlerini saptayan görüşme, gözlem ve mekanın rolünü saptamak için kullanılan ve gündelik yaşamdaki eylemleri ortaya çıkaran diyagramatik kesitler; ben, başkası ve mekan arasındaki ilişkinin ifşası için kullanılmıştır. Her iki örneklem alanında gerçekleştirilmiş olan görüşmeler için sosyo-mekansal ilişkileri saptayacak soru grupları hazırlanmış ve bu kavramların yabancılaşma ile ilintisi ifşa edilmiştir. Bu ilişkide saptanan şudur ki; denklemde herhangi bir öge aradan çıkartılırsa dönüşüm, değişim ve etkileşim bozulmaktadır. Mekanın başkasının gelişine izin verme kapasitesi arttıkça sosyal ve mekansal sınırlar silinmeye başlamakta, birey ve mekan kendini sürekli olarak yeniden üretmektedir. Derrida’nın (2005) dediği gibi; “Zaman, başkanın gelişidir”

Anahtar kelimeler: mekan, kendiliğindenlik, birey, dönüşüm, yabancılaşma, sınır, yerel, başka

İstanbul’un Görünür ve Gizli Katmanları Üzerine Bir Palimpsest Model

Elif Öztürk

İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi

ozturke18@itu.edu.tr

Özet

Kent olgusunun ne ifade ettiği ve nasıl kavramsallaştırılabileceği, kompleks ve girift yapısını anlayabilmek ve bu sayede fonksiyonel bozukluklarını irdeleyebilmek adına, yıllardır çalışılagelmektedir. Kent olgusu, oldukça geniş bileşkenli, çok yönlü ve sayısız dinamik içeren bir fenomen olduğundan, kente çeşitli bakış açısıyla bakan hiç bir yaklaşım, bir ortak kanı elde edememiştir. Bununla birlikte kent olgusuna materyal ve bellek dünyasının her ikisinden de bakmak kent olgusunu kavramak adına bir harita niteliği taşıyabilir. Materyal dünyada hafızamızı harekete geçiren algıladığımız şeyler daha büyük ve karmaşık bütünlerin kimi zaman görünür, kimi zaman gizli parçalarıdır. Tekil değil, katmanlıdırlar ve katmanların orijini, bu kompleks ilişkiler ağında önceki zamanlarda bulunabilir ya da en azından izi sürülebilir. Bu nedenlerden, gerçeği anlamak, bu görünür-gizli katmanların tespitini, ilişkilerin belirlenmesini ve bileşenlerine ayırılmasını gerektirir. İstanbul, bu tür sofistike ilişkisel sistemlerin bir arada ağ sistemleri oluşturduğu, zaman zaman beklenilen zaman zaman sürprizli, oldukça geniş tanımlama kümeleri ve sonsuz perspektifler sunan artiküle olmuş-edilmiş örüntü sistemleri olarak düşünülebilir. Bu noktada, küresel sistemler, kapitalist ve neoliberalist politikaların gerçekliğinde, günlük hayatın çok değişkenli faktörlerinin hakimiyetindeki bu parlak, canlı ve yaşayan şehir, kaotik ortamının içinde oldukça tutarsız, istikrarsız bir müdahale dokusu oluştuyor. İstemli ya da istemsizce kent, aynen ilk zamanlarındaki kentleşme hikayesindeki gibi son derece hızlı, plansız ve öngörülemez bir dönüşüme zorlanıyor. Hızla birbiri ardına gelişen yerel ve küresel olaylar, aktörler, durum değişkenleri kent hafızasındaki katmanların da unutma ve hatırlama ekseninde dinamizmine neden oluyor. Bunun kültürel topografyaya yansıması, görünür ve gizli katmanlar üzerinden, İstanbul’un nasıl artiküle olduğu sorunsalı çerçevesinde incelenmeye değerdir.

Palimpsest, eylemsel olarak düşünüldüğünde değişik düşünce konseptleri sunan bir metafordur. Yeni yazı eklenmeden önce, eski metin tamamen kazınmış -gizli katman-, kısmen kazınmış -yarı-gizli katman- ya da yeni yazı, eski yazının satır aralarına yazılmış olabilir -görünür katman-. Değişik karekterlerdeki bu yazılma, kısmen silinerek bir arada olma durumu, kentsel bağlamda birbirinden farklı, özgün kültürel topografya parçaları oluşturur. Bu noktada, palimpsest kavramı metaforik semantiğinden daha öteye, çok daha kapsamlı bir metodolojik çerçeveye taşınabilir, ‘palimpsestin artikülasyonu’na.  Bu çalışma ile, İstanbul palimpsestinde kent katmanlarının birbiri ile nasıl konumlandığı ve artiküle olduğu görünür/gizli katmanlar üzerinden ilişkisel bir ağ metodu ile irdelenmesi amaçlanmıştır. Çizilen çerçeve doğrultusunda, İstanbul’un gizli katmanlarının bellek teması üzerinden nasıl çözümlenebileceği ve hangi araçlarla görünür kılınabileceğine cevaplar aranmaya çalışılmıştır. Tarih ve hafizayı nostaljik çerçevenin dışında, kültürel topografyada bu kompleks ilişkisel ağın irdelenebileceği bir bilgi kaynağı olarak yeni ve anlamlı düşünme eksenleri oluşturabilmek amaçlanmıştır.

Çoklu semiyotik kümelerdeki kent kavramına bu çerçevede yaklaştığımızda, bir kentin katmanlarının nasıl ayrıştırılabildiği sorunsalı aynı zamanda kentin artikülasyon şablonlarını da verir. Bu bize Ron Scollon ve Suzie Wong Scollon'un yerinde söylemin yerini anlatan bir terim “jeosemiyotik” önerisini hatırlatır (2003). Maddi dünya, sosyal etkileşimler ve metinler çalışmalarını bir araya getirerek jeosemiyotik bakış açısını geliştirirler. Bu açıdan bakıldığında, bir şehir çoklu “semiotic aggregates” (semiyotik kümeler) olarak görülebilir. Persfektifsel kümelerin bu yerinde, doğrusal kronolojik zaman dizileri, sınıflandırmalar, benzerlikler, özümsemeler kentin katmanlarını ortaya çıkarmak için çalışamazlar. Bu bakış açısı ile işaretler kenti, jeolojileri, yapıları, ilçelerin farklı karakteristik özelliklere sahip bölgelerini, kültürel dönüşümleri, insan etkileşimlerini indeksleyen hafızayı, sosyal etkileşimleri, metinsel dünyayı, kentin bir kısmının etnik kökeni, kentin artikülasyon biçiminde anlamlandırır.

İlişkisel epistemolojinin getirdiği kavramlar keşifsel inceleme ve epistemolojik dikkat (Arlı, 2008) Foucault’nun ‘işaretin temsili’ üzerine kurduğu yeni epistemolojik çerçeve ile paraleldir. Kentsel durumların girift katmanlı strüktürleri, bu tür bir bilgi edinim yöntemi ile iyi bağdaşır. Bu açıdan kent, ‘işaretler’in iz sürüldüğü bir palimpsest metin olarak okunabilir. Bu okuma, işaretlerin keşfi ve betimlemesini gerektirir. Peki, bu işaretler nasıl keşfedilebilir? Nerede aranabilir?

Geçmişin şimdiki zamanın bir parçası haline geldiği, zamanın sınırlarının oldukça bulanıklaştığı bir dönemdeyiz. Tarih ve bellek arasındaki boşluk giderek büyüyor. İki çeşit hatırlamanın olduğu söylenebilir: Bilinçli hatırlama ve bilinçsiz hatırlama (Kuban, 1999). Bilinçli hatırlama, bütünlüğü ve kendi içindeki tutarlılığı ile devamlılık gösteren tarihtir. Yazılı belgelere, geniş arşiv çalışmalarına dayanır. Bilinçsiz hatırlama, varlığın genetik strüktürüdür, hatırlanan şeyin ilişkisel ontolojisine dayanır, bellek ile ilişkilenir. Kuban buna, tohumların ağaçları hatırlaması örneğini verir. İlki planlı bir eylemler bütünü iken, diğeri daha kendiliğinden bir süreci, içinde bulunan gizli ilişkisellikleri işaret eder. Bu nedenle, kent tarihi ve kent belleği iki farklı fenomen olarak karşımıza çıkar: Müdahale planları belirlenen, belgelenen, yönetilen ‘kent tarihi’ ve tohumların ağaçlarını hatırlaması gibi, kendiliğinden dönüşen, artiküle olan kent belleği. 

Çalışmada, İstanbul palimpsestinin nasıl ele alınabileceği ve problematize edilebileciğine yönelik değişik perspektiflerden kent okumaları sağlamak amaçlanmıştır. Bu kapsamda, ilk bölümde, Foucault’nun söylem analizi, çalışmanın yaklaşım biçimine bir çerçeve çizmek ve ‘kutunun dışında düşünmek’ için ele alınmıştır. İkinci aşamada, ‘brecciation’ ve ‘semiotik küme’ terimleri, palimpsest kavramının kentin ilişkisel ontolojisini anlatmakta eksik kaldığı durumda gündeme getirilerek incelenmiş ve işaret temsili üzerinden çözümlenmeye çalışılmıştır. Son bölümde, kentsel katmanların birbirleri ile nasıl çeşitli söylemsel formasyonlar oluşturarak artiküle oldukları araştırılmıştır, verilen metodolojiye Kadıköy-Yeldeğirmeni örneklemi sağlanmıştır.

Anahtar Kelimeler: palimpsest, bellek, artikülasyon, işaret, brecciation, semiyotik yığın, Kadıköy-Yeldeğirmeni

Hafızanın Katmanları: İstanbul’da Görme Biçimlerinin Araştırılması

Canan Ganiç*, Elif Simge Fettahoğlu, Sena Özfiliz, Zeynep Ceylan Gezer Çatalbaş

 1 İstanbul Teknik Üniversitesi

 2 İstanbul Teknik Üniversitesi

 3 İstanbul Teknik Üniversitesi

 4 İstanbul Teknik Üniversitesi

 

cananganic@gmail.com, elifsimge@gmail.com, senaozfiliz@gmail.com, ceylangezer@gmail.com

 

*İletişimin kurulacağı yazar cananganic@gmail.com,

 

Özet

Bireysel ve toplumsal bellek ve mekân arasında diyalektik bir ilişki kurulur. Kentsel dönüşüm kararlarının/politikalarının gündemde olduğu, köklü değişimleri beraberinde getiren, kısa süre içerisinde gerçekleşen ve gerçekleşmesi planlanan kentsel 'gelişim' ve 'dönüşüm' kararlarının tartışıldığı, toplumsal belleği oluşturan mekânsal simgelerin silindiği bir dönemde mekân aracılığıyla toplumsal belleğin oluşumu, dönüşümü ve yıkımına ilişkin bir araştırma ve tartışma önem kazanmaktadır. Bu bağlamda, mekânın/kentsel mekânın, kurduğu, parçası olduğu ve simgelediği toplumsal belleğin yönetilmesinde (belleğin kurulumu, dönüşümü ve yıkımı) mimarın etkinliği ve rolü tartışmaya açılabilir. Bu çalışmada, kentin çok sayıdaki farklı katmanlarının karşılıklı ilişkilerinin nasıl çözüldüğünü anlama ve yorumlama çabasıyla, bu çok katmanlı yapıda artikülasyonun biçimlerini araştırmak üzere İstanbul kenti, kendi içinde farklı bellek aşamalarını içeren bir deney ve deneyim mekânı olarak kullanılmaktadır.

 

Kentin sürekli yenilenen dokusu, soluklaşan ve beliren işlevler ve ani dönüşümlerin izleri, morfolojik olarak takip edilebilmesinin yanı sıra kent mekânında ve yaşayanların hafızasında izler bırakır. Bu izler kent morfolojisinde takip edilebildiği gibi, pratikler, hatıralar, ritüellere bağlı kentin kolektif hafızasında da yer tutar. Bu çalışmada, bir kenti hatırlamak, unutmak, yeniden kurmak, anıtsallaştırmak, kentin hafızasının spekülasyonunu yapmak aracılığıyla, gündelik yaşamdaki deneyimin ve karşılaşmaların biçimlenişinin sorgulanması hedeflenir. Bu sorgulama bireysel ve toplumsal olarak geçmişten neyi saklamak için seçiyoruz/tutuyoruz, nasıl ve nerede saklıyoruz, sakladıklarımızla ne sıklıkta ve nasıl ilişki kuruyoruz sorularıyla başlar.  Burada ana odaklardan biri belleğin zamansallığı olur.

 

Hafızayı kuran mekanlar, mekânın elemanları ve mekanın anlamını kuvvetlendiren nesneleri, zamanın etkilerinden korumak ve kendi içkin zamanını dondurarak, bağlamından ayırıp farkı bir bağlam içinde yeniden ilişkilendirerek kurar. Buna karşın zamanın etkilerine açık, kullanıcı ve kentli ile etkileşimiyle dönüşümü ve/veya tüketimi bir aradadır. O halde belleğin, zamanın ve öznesinin etkilerine nasıl açık bırakılacağı, dönüştürüleceği ve başka katmanlar tarafından kuşatılacağının sorulması önemli olur. Palimpsest olarak kentsel belleğin imgesi olan mekân tarihsel süreci içinde çeşitli yıkımlar/kopmalar ya da üst üste binmelerle oluşurken mekân üretimiyle belleğin bu üretken ve dönüşümsel sürecine nasıl katılabilir?

 

Özneler kenti deneyimleyerek, kentsel mekanla ilişki kurmaları sonucu, kenti sadece fiziksel çevre olmaktan çıkarıp, onu bir uzam haline dönüştürür. Deneyimlenen sokakta özne izini bırakmaya başlar, fotoğraflayıp, arşivleyerek, anlamını tekrar kurar. Yeniden kurulan bu ilişkiler, kimi zaman rastlantısal olarak oluşurken, kimi zaman belirli bir yönlendirme sonucu oluşabilmektedir. Palimpsest olarak belleğin çok katmanlı oluşundan, birbirinin üzerine yazıldığından ancak her zaman öncülü ile ilişkilenmediğinden ya da böyle bir zorunluluğu olmadığından söz edilebilir. Bellek imgelem ve göstergeleri sürekli yineleyerek/yenileyerek akışkan bir inşa gerçekleştirir. Bu bakımdan bellek sabit değildir; her hatırlama yeni bir bellek oluşturur. Burada, katmanlar arasındaki kopuşun oluşmasına katkıda bulunan bir öznenin varlığından söz etmek gerekir.

 

Tarihsel süreç içerisinde mimari üretim biçimlerinin döüşümü, öznenin bellekle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. Özne mimari üretim edimine başlarken kişisel belleğinden ve toplumsal bellekten bir geri çağırma sürecine girer. Postmodernizmle birlikte bu geri çağırma sürecinde özne geri çağırdığı hatırlama unsurlarını kendi kurduğu yeni bir ilişkisellik ve bağlam içerisinde bir araya getirir. (Harvey, 1997) O halde belleğin kurulumu için sadece geçmişe ait olanın aynı biçimde bir yeniden kurulumu ve bugüne tarihlenen bir kopyasından değil; aynı zamanda bugünün tarihselliğine eklemlenen bir 'yeniden üretim'den söz edilir. Burada palimpsest olarak belleğin zaman ve özne odağında yürütülen tartışmada 'tökezlemek' ve 'aşılama' kavramları aracı olarak kullanılır. Buna göre yeniden üretim, geçmişe, kişisel ve/veya toplumsal belleğe ait olan imgeleri kullanmasına karşın, süregelen belleği kimi zaman çarpıtır ya da ‘tökezletir’. Bu tökezleme ile belleğin tarihsel süreci içinde bir kopmadan ve tarihin üzerine yazıldığından söz edilebilir. Bu tökezlemenin açtığı beklenmedik gündelik hayat aralığı, tahmin edilemez olanın ortaya çıkışına imkân verebilir. Bu ara-zamanda, mekân üretimi aracılığıyla kentsel belleğin nasıl aşılandığının ve bu aşılamanın kentsel belleğin değerini ve belleğin taşıdığı üretken imkânlarını nasıl çoğalttığı ya da dönüştürdüğünü tartışmak mekan üretimiyle kentsel belleğe artiküle olunabileceğini düşünmek ve denemek için önemlidir.

 

Bu teorik yaklaşım, İTÜ Mimalık Bölümü 2018-2019 güz yarıyılında Lisans seçme dersi hazırlanan Methods of Architectural Analysis in Architectural Design’da tartışılmıştır. Her biri kentin farklı katmanlarını oluşturan, değişen ölçekteki bölümlerini incelemeyi amaçlayan ve 4 etaplı grup atölye çalışmalarından oluşan derste, öğrencilerin birebir deneyimlerine dayanarak elde ettikleri bulguları, tasarımcı gözüyle yorumlayarak, kenti, öznesi ve nesnesiyle bir ifade alanı olarak yeniden kurmaları istenmiştir. Böylelikle kentin farklı alanlarının, tasarımcıların gözünden uzam haline dönüşmesi incelenmiştir.

 

Bu çerçevede İstanbul, farklı bellek izlerinin birbirinin üzerine yazılıp, soluklaştırılarak tekrar kurulan, bir sahneleme alanı olarak görülür. İstanbul’un barındırdığı farklı katmanlardaki tarihselliğin gündelik hayatın içinde bıraktığı izlenimler (deneyimler, izler), ölçek ve kullanım olarak farklılaşan alanlar aracılığıyla dört alt başlık altında incelenmiştir. İlk olarak, Boğaz-Haliç vapur hattının rotası üzerinden, kentin suyla kurduğu ilişkinin dönüşümü ve soluklaşan liman kentinin izleri takip edilmiş, bu izlerin araştırmacı yeniden-temsil yöntemleri ile açığa çıkartılması amaçlanmıştır. İkinci çalışma olarak, kentin eski bir kıyı yerleşim bölgesi olan 3. Boğaz Köprüsü’nün Avrupa yakasında yerleşen ayaklarının çevresi ve etki alanındaki bölgenin geçmiş hafızası araştırılmış, bugün nasıl deneyimlendiği temsil edilmiş ve bölgenin geleceğine ilişkin, kent parçasının geçmişinin araştımalarına ve bugünkü kişisel deneyim, keşif ve karşılaşmalarına dayanarak, bir spekülasyon yapılması hedeflenmiştir. Böylelikle hafızanın ve bilgi ediminin geleceğe dair spekülasyon üretmedeki gücü sorgulanmıştır. Üçüncü çalışmada, yakın sosyal geçmişimize ışık tutabilecek bir yerleşim alanı olan Nişantaşı semti, kişisel bir nadire kabinesi olarak gözlemlenerek, saklamak kavramı üzerinden kentsel kolektif bellek üretimi incelenmiştir. Son olarak, bina ölçeğinde seçilen bir yapının, kentlinin dahil olmasıyla uzama dönüşmesi, dönüşüm sürecinde kullanıcının kendi belleğiyle mekânın etkileşimi ve bunların imkanları irdelenmiştir. Böylelikle kentlinin kentsel mekân üretimiyle belleğinin dönüşüm sürecine nasıl eklemlendiğini deneyimleyip, uzamsallaştırarak sorgulayabilmenin imkanları sorgulanmıştır.

 

4 atölye, farlı katmanlara odaklansa da kentsel dil birliği sunmuşlardır. Bir seçme dersin mütevazi rolünün ötesine geçen kolektif enerji üretimlere yansımıştır: verimli geçen ekip çalışması ile kaliteli ve yoğun düşünülmüş ve kurgulanmış kentsel temsiliyetler elde edilmiştir. Görsel örnekler bu gözlemleri yanıstmaktadır.

 

Anahtar Kelimeler: Bellek, Palimpsest, Uzam, Gündelik Hayat